SEYHAN SİNCAR

GÖRÜNMEYEN ENKAZ: 6 ŞUBAT’IN ÜÇÜNCÜ YILINDA UNUTMANIN MİMARİSİ

Üç yıl geçti. Takvim 6 Şubat’ı her gösterdiğinde, aynı ritüel: Resmî törenler, siyah kurdeleler, birkaç “asrın felaketi” cümlesi, televizyonlarda arşiv görüntüleri, sosyal medyada siyah zeminli paylaşımlar… Sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Peki gerçekte ne normalleşti?

Gözle görülen enkazın büyük kısmı kaldırıldı. Kamyonlar günlerce, aylarca moloz taşıdı. Kentlerin silüeti değişti, boşluklar açıldı, vinçler, kalıplar, yeni temeller belirdi. Bir yerlerde açılış törenleri yapıldı, maketler gösterildi, “şu kadar konut teslim edildi” cümleleri tekrarlandı.

Ama asıl ağır olan, hâlâ yerinde duruyor: Görünmeyen enkaz.

O enkaz; çocukların geceleri irkilerek uyanışında, hâlâ konteyner kapılarının gıcırtısında, “ev” kelimesini duyunca boğazı düğümlenen insanların bakışında, fay hattından çok daha derinde, hafızanın içinde duruyor. Bir kısmı göçüp giden şehirlerin, yarısı boşalmış sokakların, yarım kalmış hayatların üzerinde asılı.

Bir ülkenin gerçek deprem haritası, fay hatlarıyla değil, vicdan ve hafıza hatlarıyla çizilir. Biz o haritaya bakmamak için gözlerimizi başka yere çeviriyoruz.

“Asrın felaketi” ve sorumluluğun buharlaşması

İlk günden beri tekrar edilen bir cümle var: “Asrın felaketi.”
Bu ifade elbette yaşanan yıkımın büyüklüğünü anlatıyor. Ama aynı zamanda tehlikeli bir konfor alanı. Çünkü her şeyi doğaya, kadere, “olağanüstü büyüklüğe” havale eden her cümle, insan eliyle işlenen kusurları gölgede bırakıyor.

Oysa bu binalar yere sadece sarsıntıyla çakılmadı.
Yılların birikmiş ihmaliyle, imar aflarıyla, görmezden gelinen raporlarla, kağıt üzerinde kalan denetimlerle, “idare edelim” kültürüyle yıkıldılar.

1999’dan bu yana “milat” kelimesini kaç kez tükettik hatırlıyor musunuz?
Her büyük depremden sonra “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dedik. Deprem vergileri topladık, kentsel dönüşüm vaatleri dinledik, güçlendirme projeleri duyduk. Sonra aynı şehirlerde, aynı zeminlerde, aynı zihniyetle yaşamaya devam ettik.

Bugün “asrın felaketi” derken, aslında asrın ihmallerini de örtüyoruz. “Bu kadar büyük depremde başka türlüsü olmazdı” cümlesi, sorumluluğu göğe doğru yükseltip, yerel ve ulusal düzeydeki hataları buharlaştırıyor.

Deprem değil, sadece ihmal öldürür demek de kolaycılık. Elbette deprem öldürür. Ama bazı ülkelerde daha az, bazılarında daha çok… Fark; bilimin mi, rantın mı esas alındığı yerde başlıyor. Bizde fay hattı kırılmadan önce, denetim hattı, liyakat hattı, ahlak hattı çoktan kırılmıştı.

Unutmanın mimarisi: Çok şey yapar gibi yapmak

Unutmak bazen hiçbir şey yapmamak değildir; bazen çok şey yapar gibi yapmaktır.

Yeni konut projeleri, parlak broşürler, örnek daire gezileri, “şu kadar bin konut daha yoldа” açıklamaları… Bir yanda gerçekten büyük bir çaba, büyük bütçeler, ciddi bir inşa hareketi var. Diğer yanda temel soru yerinde duruyor: Aynı hatalar, sadece daha yeni boyalarla, daha parlak cephelerle yeniden mi üretiliyor?

Kıyıya çok yakın, zemin riski tartışmalı, dere yatağına komşu ama “manzarası güzel” diye pazarlanan arsalar… Statik projeye bağlı kalmayan sahalar, kâğıt üzerinde eksiksiz ama sahada eksik demirle dökülen betonlar… Her siyasi dönemde bir af ile “temizlenen” kaçak katlar, izinsiz eklentiler…

Unutmanın mimarisi tam burada kuruluyor:
– Enkazı kaldırınca hafızanın da kalktığını zannetmek.
– Yeni binalar dikilince meselenin çözüldüğünü sanmak.
– Hesabı sorulmamış hiçbir dönemi hatırlamadan “artık ders alındı” cümlesiyle kendini teselli etmek.

“Deprem gerçeğiyle yaşamayı öğrenmeliyiz” cümlesi, doğru yerde kullanılmadığında, “bu düzen değişmeyecek, siz de alışın” anlamına geliyor. Oysa değişmesi gereken dağlar değil, zihniyet.

Görünmeyen enkaz: Güvensizlik

Bugün deprem bölgesinde sadece yıkılmış duvarların değil, güven duygusunun da yeniden inşası gerekiyor.

Çocuğunu okula gönderen anne, o okulun kolonu kesilmiş mi diye kaygılanmadan yaşamak istiyor.
Akşam evine giren baba, “bu bina sağlam mı?” sorusunu her gün yeniden sormak istemiyor.
Üniversiteyi kazanan genç, “bu şehir bir daha sallanırsa beni kim hatırlar?” korkusuyla hayat kurmak istemiyor.

Bu sadece mühendislik meselesi değil; bu, toplumsal sözleşme meselesi.

Devletin, yerel yönetimlerin, meslek odalarının, üniversitelerin, müteahhitlerin ve yurttaşların birbirine açık, hesap verebilir bir zeminde doğruları konuşması gerekiyor. Hangi dönemde hangi imar düzenlemesi hangi riski normalleştirdi? Hangi af, kimlerin gözünün içine baka baka “sizinkini de hallederiz” diye çıkarıldı? Hangi denetim mekanizması hangi telefondan sonra esnetildi?

Hesabı görülmeyen her ihmal, bir sonraki depremin temeline atılmış paslı demirdir.

Fay hattından çok, hafıza hattında çatlak var

6 Şubat sadece jeolojik bir kırılma değildi; siyasi, ekonomik, psikolojik bir kırılmaydı. Biz bu kırılmanın adını koymak yerine, hızla “normalleşme” makyajına geçtik.

İlk aylarda sokak sokak gezen yardım TIR’ları vardı. Ulusal kanallarda ortak yayınlarla “tek yürek” programları yapıldı. Sosyal medyada dayanışma mesajları yağdı. Sonra gündem değişti: seçimler, ekonomi, yeni skandallar, yeni tartışmalar…

Deprem bölgesi ekranda küçüldü; kadrajdan yavaş yavaş çekildi.
Görünmezlik, yeni bir enkazdır.

Bir şehri sadece binalarıyla değil, hikâyeleriyle ayakta tutarsınız. Antik çağlardan beri üzerinde yaşanan, kültür ve inançların kesiştiği kadim kentlerin bugün sadece tarih kitaplarında değil, konteyner kentlerde, göç etmiş ailelerin hafızasında da bir continued story’si var. Biz tarih yazmakla övünürken, hafıza silen pratiklerle yaşıyoruz.

Unutmanın mimarisi, işte tam da burada:
– Her yıl aynı gün birkaç dakikalık saygı duruşu,
– Geri kalan 364 gün hızla değişen gündem…

Peki unutmamanın mimarisi nasıl olur?

Mesele sadece eleştirmek değil. Sorunu adlandırmadan çözüm olmaz; çözümü konuşmadan da sadece öfke üretiriz.

Unutmamanın mimarisi önce dilde başlar:
“Takdir-i ilahi” diyerek, insan eliyle yapılmış yanlışları göğe havale ettiğimiz sürece, aynı acıyı yeniden yaşarız. İnanç, sorumluluğu iptal etmek için değil, sorumluluğun ağırlığını taşımak için vardır. Depremin bir doğa olayı olduğunu kabul ederken, yıkımın boyutunda insan faktörünü ısrarla hatırlamak zorundayız.

Sonra hukuk gelir:
Bağımsız yargı olmadan, hiçbir enkazın altında kalan gerçek tam anlamıyla açığa çıkmaz. Siyasi rüzgâra göre yön değiştiren soruşturmalar, “günah keçisi” seçilen birkaç isim, geri kalanın aklanması… Bu tablo tekrar ederse, yeni binalar ne kadar yüksek olursa olsun, adalet duygusu zemin etüdünden geçmemiş olur.

Ardından bilgi ve eğitim gelir:
Deprem bilinci, okul kitaplarında birkaç sayfalık “afet eğitimi”yle geçiştirilecek bir konu değil. Kent hakkı, yurttaşlık bilinci, yerel katılım, mühendislik etiği… Bunlar, sadece uzman toplantılarında konuşulacak başlıklar değil; ilkokuldan itibaren hayat bilgisi dersinin bir parçası olmak zorunda.

Ve en sonunda vicdan gelir:

Bugün bir konteyner kentte büyüyen çocuğun geleceği, sadece ailesinin geliriyle değil, 81 ilin vicdanıyla biçimleniyor. O çocuğun “memleket” kelimesini duyduğunda neyi hatırlayacağı, bu toplumun ortak kararına bağlı:
– Enkaz altından gelen “Sesimi duyan var mı?” çığlığını mı,
– Yoksa üçüncü yılın sessizliğini mi…

Son soru: Anıyor muyuz, hatırlıyor muyuz?

Üçüncü yıl dönümünde asıl soru şu:
Biz 6 Şubat’ı gerçekten hatırlıyor muyuz, yoksa sadece anıyor muyuz?

Anmak, belirli bir gün ve belirli bir saate sıkışır. Bir dakikalık saygı duruşu, birkaç sosyal medya cümlesi, bir iki haber bülteni…
Hatırlamak ise hayatı değiştirir.

Hatırlayan toplum;
– Aynı zeminlere aynı mantıkla bina yaptırmaz.
– Aynı imar aflarına aynı sessizlikle göz yummaz.
– Aynı cümlelerle avutulmaya razı olmaz.

Eğer bu ülkede gerçekten “asrın felaketi”ni geride bırakmak istiyorsak, “asrın yüzleşmesi”ni de göze almak zorundayız. Aksi halde her yeni temel atma töreninde, zeminin altından bize bakan görünmeyen enkaz, sessizce şunu fısıldamaya devam edecek:

“Ben buradayım. Siz unutmayı seçseniz de, ben hiçbir yere gitmedim. Biz takvimi değiştirsek de, gündemi değiştirsek de, yüzleşmediğimiz sürece bu mesele yerinde duruyor.”

SEYHAN SİNCAR

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri