- 05 Subat 2026 - GÖRÜNMEYEN ENKAZ: 6 ŞUBAT’IN ÜÇÜNCÜ YILINDA UNUTMANIN MİMARİSİ
- 16 Ocak 2026 - MANEVİ MİRAS
- 09 Aralik 2025 - EĞİTİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK
- 20 Kasim 2025 - SİSİN ARDINDAKİ TETİK:
- 18 Kasim 2025 - KELİMELERİN KADERİ: ŞÜKÜR MÜ, HAMD Mİ? MUSİBETİN DİLİNİ YANLIŞ OKUMAK
- 02 Kasim 2025 - PARLAYAN CAMIN ARDINDA: ISINAMAYAN HAYATLAR
- 19 Ekim 2025 - Gençliğin Çaresizliği: Gelecek Bekleyemez
- 28 Eylul 2025 - DİJİTAL TUTSAKLIK
- 20 Eylul 2025 - Sessiz Enflasyon: Hayatlarımızdan Çalınan Zaman
- 10 Eylul 2025 - KIRILAN ZAMANIN ADI: FİLİSTİN
- 10 Eylul 2025 - ÇARESİZLİĞİN DİLİ: KONKORDATO
- 30 Agustos 2025 - Dicle’nin Sessiz Çığlığı
- 04 Nisan 2025 - Çarklar Dönüyor Ama Nereye?
- 10 Mart 2025 - FAİZ İNDİRİMİ SONRASI KONUT PİYASASI: RAKAMLAR NE SÖYLÜYOR?
- 12 Aralik 2023 - Batman'da Kiralık Daire Fiyatlarında Düşüş Bekleniyor
- 31 Ekim 2023 - Felsefe ve Doğru Yaşam: Düşünce ve Eylemin Derin Etkileşimi
- 07 Eylul 2023 - İKİNCİ ELDE YETKİ BELGESİ DÖNEMİ
- 07 Agustos 2023 - Çare(SİZ)siniz!?
- 17 Temmuz 2023 - BİLDİĞİMDİR ACITAN
- 13 Haziran 2023 - EKONOMİDE YENİ DÖNEM VE MEHMET ŞİMŞEK!
- 09 Mayis 2023 - SEÇİME GİDERKEN SON KULVARDA
- 01 Mayis 2023 - KENTSEL DÖNÜŞÜME DOĞRU YAKLAŞIM NASIL MI OLMALI?
- 24 Nisan 2023 - KONUT SEKTÖRÜ SORUNLARI
SEYHAN SİNCAR
ŞİDDET EKRANDAN EVE YÜRÜYORKEN
Akşam haberleri… Birkaç saniyelik görüntüler… Birinin yakasına yapışan bir el, birinin gözünde büyüyen öfke, birinin yere düşen cümlesi. Sonra ekran değişiyor, bir dizi başlıyor: “babacan” bir adam, sert bir bakış, tek cümlelik racon… O sahnede kavga bile estetik. Şiddet bile “karizma”. Ve biz bunu her akşam, farkında olmadan, bir ninni gibi izliyoruz. Çocuk da izliyor. Genç de izliyor. Sonra ertesi gün aynı ülkenin başka bir köşesinde aynı dil gerçek hayata sızıyor: okulda, yolda, işte… Ve sonunda eve kadar geliyor.
Geçen gün trafikte bunu bir sahne olarak gördüm. Arabanın arka koltuğunda, daha 7-8 yaşlarında bir çocuk… Ekranda gördüğü mafyatik dizi karakterlerinden birinin adını zikrederek bağırıyordu: “Ben E… Tek!” Sonra bağırdıkça öfkesi daha da büyüyor, büyüdükçe sertleşiyor, ön koltuğu tekmeliyor, yumrukluyordu. O an, bir çocuğun oyun oynamasını değil; bir kültürün kendini kopyalamasını gördüm. Dizi, evin salonundan çıkmış; trafikte bir çocuğun ağzına, eline, vuruşuna dönüşmüştü. Ve insan şunu fark ediyor: Şiddet artık sadece “görülen” bir şey değil; “öğrenilen” ve “yaşama geçen” bir şey.
Şiddet gökten zembille inmiyor; evin içine kadar yürüyerek geliyor. Önce şehir değişiyor, sonra insan.
Sokağın dili sertleşti. Trafikte bir saniyelik gecikme, bir hakaret gerekçesi oldu. Bir korna, bir meydan okuma gibi algılandı. Yol verme tartışması, “kim daha hâkim?” kavgasına dönüştü. Biz bir zamanlar sabrı erdem sayardık; şimdi sabır, “eziklik” diye küçümseniyor. Beklemek bir ihtiyaç değil, bir aşağılanma gibi yaşanıyor. Ve bu ruh hâli, yalnız direksiyon başında kalmıyor; eve taşınıyor.
İşyerleri de aynı iklimi aldı. Fabrikada, şantiyede, ofiste… İnsanlar birbiriyle konuşarak değil, bastırarak sonuç almaya alıştı. Müzakere değil, güç dili öne çıktı. “Hallederiz” kelimesi, bir süre sonra “ezeriz”e yakın bir ses çıkarmaya başladı. Gün boyu gerilimle yaşayan insan, akşam evde “sakin” olmayı beceremiyor; çünkü sakinlik, artık bir beceri değil, kaybolmuş bir alışkanlık.
Okul da bundan payını aldı. Öğretmen artık sadece ders anlatmıyor; sınıfın içindeki gerilimi yönetiyor. Çocukların dili kısaldı, sertleşti, keskinleşti. Bir cümleyle ikna etmek yerine bir cümleyle hükmetmek moda oldu. İtiraz etmekle saldırmak arasındaki sınır inceldi. Bir toplumda öğretmenin itibarı düşerse, sınıfın içinde bilgi değil, gürültü büyür. Gürültünün yükseldiği yerde ise şiddet, bir gün “çözüm” gibi görünmeye başlar.
Ama bu dalganın asıl motoru, cebimizde taşıdığımız o küçük ekrandır. Çünkü telefon, sadece bir cihaz değildir; insanı yeniden terbiye eden bir rejimdir. Bu rejimin dini “hemen”dir. Bekleme yok. Durma yok. Susma yok. Sabır yok. Beğenmezsen kaydır, sıkılırsan geç, canın yanarsa başka videoya kaç… İnsan zihni, rahatsızlığa katlanmayı değil, rahatsızlığı silmeyi öğreniyor. Sonra gerçek hayatta rahatsızlık silinmeyince, taşkınlık başlıyor.
Bu ekran dünyası, öfkeyi de bir tür enerji gibi kullanıyor. Çünkü öfke hızlıdır; dikkat çeker. Dikkat çeker çünkü insanı yakalar. Yakalar çünkü insanı kışkırtır. Bir video sinirlendirir, bir yorum tahrik eder, bir başka video “haklı öfke” diye paketlenir. Böyle böyle öfke, bir duygu olmaktan çıkıp bir dil hâline gelir. Dil hâline gelen şey, bir gün davranışa dönüşür.
Ve diziler… Diziler bu dilin vitrinidir.
Her dizide bir “abi” vardır. Her dizide bir “reis” vardır. Her dizide hukukun yetişemediği yerde “adamlık” yetişir. Bir tokat “terbiye” diye sunulur, bir silah “adalet” diye paketlenir, bir tehdit “koruma” diye satılır. Sertlik, merhametin yerine geçer. Kaba güç, saygı üretir gibi gösterilir. Çocuk bunu izleyerek büyürken, zihninde şu cümle kalır: “Sorun çıkarsa konuşulmaz, halledilir.” Ama o “halletmek” çoğu zaman hukukun değil, yumruğun dilidir.
İşte buradan doğuyor “hakim olma” arzusu. İnsanlar artık haklı olmak değil, üstün olmak istiyor. Çünkü ekran üstünlüğü ödüllendiriyor: daha sert konuşana daha çok ilgi, daha çok meydan okuyana daha çok görünürlük. “Sakin” olmak kaybettiriyor, “sert” olmak kazandırıyor. Böyle bir dünyada çocuk, evde de aynı düzeni ister: kontrol bende olsun.
Oysa ev, kontrol alanı değil; şefkat alanıydı. Biz bunu unuttuk.
Ve şiddet, sonunda eve dayandığında, artık en dokunulmaz yere dokunuyor. “Çocuk annesine el kaldırmaya başladı” cümlesi, bir toplum için basit bir haber değildir. Bu, merhametin merkezine atılmış bir yumruktur. Anneye el kalktığı gün, sadece anne yaralanmaz; insanlığın en eski sözleşmesi yaralanır. Çünkü anne, çoğu evde hâlâ son sığınaktır. Son sığınak yıkılırsa, geriye ne kalır? Kaba güç kalır. Korku kalır. Baskı kalır. Ama ev kalmaz.
Bu noktada meseleyi sadece “veli suçlu, anne-baba suçlu, ekranı elinden alın” diye açıklamak, kolaycılığın en tehlikeli hâlidir. Elbette ailenin sorumluluğu var; ama aileyi tek başına günah keçisi ilan etmek, gerçeği saklar. Çünkü sosyal medya dediğimiz şey, masum bir dijital meydan değildir; bağımlılık üretmek üzere tasarlanmış bir sistemdir. YouTube, Instagram, TikTok, Facebook… İsimler değişse de mantık aynıdır: Kullanıcıyı içeride tutmak. Daha uzun tutmak. Daha çok kaydırmak. Daha çok izletmek. Daha çok reklam göstermek. Bu sistemin kalbi algoritmadır ve algoritmanın hedefi “iyilik” değil, “süre”dir. Bizim çocuğumuzun sakinleşmesi değil; daha çok ekranda kalmasıdır.
İşte asıl kilit burada: Bu bağımlılık düzenini değiştirmeden, sadece “evde ekran yasağı” ile bir ülkenin şiddet iklimini değiştiremezsiniz. Çünkü bu, bir aileyi tek başına okyanusta kürek çekmeye zorlamak gibidir. Tamamen teknoloji kullanmamak, kullanmamak için direnmek elbette bir seçenek gibi durur; ama modern hayatın içindeki gerçeklik şudur: Bu, çok zor. Okul ödevi, iletişim, bilgi, iş… Her şeyin içine ekran girmişken “hiç yok” demek, çoğu aile için gerçekçi değildir.
O zaman geriye iki yol kalıyor: Ya hepimiz imkânsız bir “tam kopuş” hayaliyle kendimizi kandıracağız, ya da asıl suçlu mekanizmayı konuşacağız: bağımlılık üreten algoritmaları ve bu algoritmaların toplumsal sonuçlarını.
Burada mesele sansür değil; tasarım sorumluluğudur. Bu platformlar, çocukların ve gençlerin zihnini en kırılgan yerlerinden yakalayan, öfkeyi ve kutuplaşmayı besleyen, şiddeti sıradanlaştıran içerikleri öne çıkardığında; sadece bir “teknoloji şirketi” gibi davranmıyor, bir toplum mühendisliği gibi çalışıyor. Ve bu mühendisliğin çıktısı, ekranla sınırlı kalmıyor: okula, sokağa, eve taşıyor.
Bu yüzden artık şu soruyu sormak zorundayız: Algoritmalar kimi koruyor? Çocuğu mu, kârı mı?
Bir ülke, çocuklarını korumak istiyorsa, sadece ailelere öğüt veremez; sistemi de değiştirmek zorundadır. Çocukların karşısına “daha çok öfke, daha çok şok, daha çok şiddet” çıkaran düzen, değişmeden; annesini babasını, öğretmenini, komşusunu, sokaktaki insanı korumak mümkün değildir.
Şiddet bir zincirse, halkaları bellidir: yol, iş, okul… Ve en son ev. Şiddet eve geldiğinde artık kimse “bu sadece münferit” diyemez. Çünkü münferit olan olay değil; bizim suskunluğumuzdur.
Ev dediğimiz yer, toplumun son kalesidir. Şiddet o kaleye dayandıysa, artık mesele bir ailenin krizi değil; bir toplumun yön kaybıdır.
Seyhan SİNCAR




Henüz Yorum yok