SEYHAN SİNCAR

BARIŞIN MASASINA SİLAH KOYMAK: ANKARA’DAKİ NATO ZİRVESİ

Ankara’da liderler, generaller, diplomatlar ve savunma sanayisinin temsilcileri aynı çatı altında buluştu. Önce kameraların karşısına geçildi. Tokalaşmalar, kısa tebessümler ve resmî aile fotoğrafı…

Fakat insan o fotoğrafa bakarken şu soruyu sormadan edemiyor:

Aynı kareye sığan devletler, aynı insanlık fikrine de sığabiliyor mu?

Masanın üzerinde yine tanıdık kelimeler var: güvenlik, caydırıcılık, savunma, dayanışma, tehdit, kapasite…

Barış kelimesi de elbette kullanılıyor. Fakat barıştan söz edilen masanın etrafında savunma şirketleri, füze sistemleri, hava savunma projeleri, istihbarat araçları ve milyarlarca dolarlık yeni siparişler dolaşıyor. Ankara’daki zirvenin resmî amacı, 2025 Lahey Zirvesi’nde alınan kararları somut sonuçlara dönüştürmek; savunma yatırımlarını, askerî üretimi ve Ukrayna’ya desteği artırmak olarak açıklanıyor. NATO ülkeleri, 2035’e kadar millî gelirlerinin yüzde 5’ini savunma ve güvenlikle bağlantılı alanlara ayırmayı taahhüt etmiş durumda. Bunun en az yüzde 3,5’inin temel askerî ihtiyaçlara, kalan bölümünün ise güvenlik, altyapı ve dayanıklılık yatırımlarına yöneltilmesi öngörülüyor. Ankara’nın gündemi, bu paranın artık bütçe satırlarından çıkarılıp fabrikaya, mühimmata ve askerî kapasiteye dönüştürülmesi üzerine kurulu.

Zirvenin hemen öncesinde düzenlenen Savunma Sanayii Forumu’nda onlarca milyar dolarlık yeni tedariklerin duyurulması, ortak alım ve üretim girişimlerinin başlatılması, özel sermayenin savunma sektörüne daha fazla yönlendirilmesi için finans kuruluşlarına çağrı yapılması tesadüf değil. Kritik ham maddelerden özel yatırım fonlarına, hava savunmasından uzay ve gözetleme sistemlerine kadar geniş bir ekonomik alan artık “güvenlik” başlığı altında yeniden örgütleniyor.

Yani mesele artık sadece orduların silahlanması değil.

Ekonominin, sanayinin, finansın, teknolojinin ve hatta toplumların hayal gücünün askerîleşmesidir.

Bir zamanlar savaş başladığında fabrikalar silah üretmeye geçerdi. Şimdi fabrikaların sürekli çalışabilmesi için savaş ihtimalinin canlı tutulduğu bir döneme giriyoruz. Eskiden olağan dönem barış, savaş ise istisnaydı. Bugün savaşın kendisi başlamasa bile toplumlar savaş ihtimaline göre bütçe yapıyor, sanayi kuruyor, eğitim planlıyor ve siyasi söylem geliştiriyor.

Savaş meydana gelmeden önce zihinlerde normalleşiyor.

Dünya askerî harcamaları 2025 yılında 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı. Bu, küresel askerî harcamaların art arda yükseldiği on birinci yıl oldu. Son on yıllık dönemdeki gerçek artış yüzde 41’e ulaştı. ABD, Çin ve Rusya tek başına küresel askerî harcamaların yaklaşık yarısını gerçekleştirdi.

Bu rakamların büyüklüğünü artık zihnimiz kavrayamıyor.

Milyar dolar denildiğinde şaşırmıyoruz. Füze siparişi gündelik haber oluyor. Bir ülke yeni savaş uçağı aldığında bunu ekonomik başarı, teknolojik ilerleme ve ulusal gurur olarak alkışlıyoruz. Çocuklarımız daha dünyanın haritasını öğrenmeden insansız hava araçlarının adlarını biliyor. Gençler bir silah sisteminin menzilini, ülkeler arasındaki diplomatik mesafeden daha kolay konuşuyor.

Çünkü silah yalnızca askerî bir araç olmaktan çıktı; kimlik, gurur ve güç sembolüne dönüştü.

İnsan kendisini güçsüz hissettiğinde güçlü bir simgeye tutunmak ister. Ekonomik belirsizlik, işsizlik, gelecek korkusu ve toplumsal değersizlik duygusu büyüdükçe güçlü lider, güçlü ordu, güçlü silah söylemi daha fazla karşılık bulur. Çünkü insanın kontrol edemediği bir hayatta en çok ihtiyaç duyduğu şey kontrol hissidir.

Kendi hayatını yönetemeyen birey, ülkesinin dünyayı yönettiğine inanarak psikolojik bir telafi yaşayabilir.

Maaşının alım gücü azalabilir, çocuğunun geleceğinden endişe edebilir, yarın ne olacağını bilemeyebilir. Fakat televizyonda yükselen bir füze gördüğünde, kendisini o gücün küçük bir parçası gibi hisseder. Kişisel güçsüzlük, kolektif güç gösterisiyle örtülür.

Silah böylece yalnızca sınırı değil, incinmiş benliği de korur.

Bu nedenle militarizm sadece kışlada üretilmez. Evde, okulda, ekranda ve günlük dilde yeniden üretilir. “Güçlüysen haklısın”, “vur ki korksunlar”, “masada olmak için sahada güçlü olmak gerekir” gibi cümleler, dış politikanın sınırlarını aşarak toplumun karakterine yerleşir.

Sonra aynı toplumda patron işçiye, erkek kadına, yetişkin çocuğa, çoğunluk azınlığa aynı dili kullanmaya başlar.

Çünkü dışarıda meşru görülen güç tapınması, içeride de davranış modeline dönüşür.

Bir toplum sürekli tehdit diliyle yaşadığında yalnızca düşmanlarına karşı değil, kendi içindeki farklılıklara karşı da tahammülsüzleşir. Her eleştiri zayıflık, her itiraz bölücülük, her farklı ses güvenlik açığı gibi görülmeye başlanır. Toplum, fikirleri tartışmak yerine safları belirler.

Bizden olanlar ve olmayanlar…

Dostlar ve düşmanlar…

Sadıklar ve şüpheliler…

Korku, insan zihnini karmaşık düşünmekten uzaklaştırır. Tehlike hisseden insan ayrıntıyla uğraşmaz. Dünya onun gözünde basitleşir. Ya güvenlidir ya tehdit. Ya bizdendir ya onlardan. Bu psikoloji kısa vadede toplumu bir arada tutabilir; fakat uzun vadede düşünme yeteneğini ve demokratik kültürü zayıflatır.

Çünkü sürekli alarm hâlindeki toplum soru sormaz, komut bekler.

Korku büyüdüğünde güçlü bir koruyucu arayışı da büyür. Devlet, yalnızca hukuk ve hizmet üreten bir kurum olmaktan çıkar; tehditlere karşı halkını koruyan büyük baba figürüne dönüşür. Büyük babanın kararları sorgulanmaz. Çünkü aile tehlikedeyken tartışmanın zamanı olmadığı söylenir.

Böylece olağanüstü hâlin psikolojisi, olağan hayatın yönetim biçimi olur.

Savaş çıkmasa bile savaş dili siyasete yerleşir. Seçimler cephe, muhalifler tehdit, ekonomik fedakârlıklar vatan borcu olarak sunulur. Toplum, kendisinden istenen her vazgeçişi güvenlik karşılığında kabul etmeye hazırlanır.

Özgürlükten biraz vazgeç…

Refahtan biraz vazgeç…

Soru sormaktan biraz vazgeç…

Çünkü dışarıda düşman var.

Burada NATO’yu yalnızca bütün kötülüklerin kaynağı gibi göstermek kolaycılık olur. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş gerçektir. Avrupa ülkelerinin güvenlik kaygıları hayal değildir. Füze, siber saldırı, insansız sistemler ve nükleer tehditler devletlerin savunma kapasitesine sahip olmasını zorunlu kılmaktadır. Caydırıcılık bazı durumlarda saldırıyı önleyebilir. Savunmasızlık da her zaman barış getirmez; kimi zaman saldırganı cesaretlendirir.

Fakat savunma ihtiyacını kabul etmek başka, korkuyu sınırsız bir ekonomik ve siyasi düzene dönüştürmek başkadır.

Sorun silahın varlığı değil; silahın düşüncenin yerini almasıdır.

Sorun savunma bütçesi değil; güvenlik kavramının yalnızca askerî harcamaya indirgenmesidir.

Sorun bir ülkenin kendisini koruması değil; kendisini koruyabilmek için sürekli düşmana ihtiyaç duymasıdır.

Burada insanlığın içine düştüğü derin bir güvenlik ikilemi bulunuyor. Bir devlet kendi güvenliğini artırmak için silahlanıyor. Komşusu bu silahlanmayı tehdit olarak algılıyor ve o da silahlanıyor. İlk devlet, komşusunun yeni silahlarını göstererek daha fazla bütçe talep ediyor.

Herkes kendi açısından savunmada.

Fakat dünya toplamda saldırıya hazırlanıyor.

Bir apartmanda herkes kapısına daha kalın bir kilit takarsa hırsızlık korkusu azalmayabilir. Tam tersine herkes, komşusunun neden bu kadar ağır kilit kullandığını düşünmeye başlayabilir. Sonunda apartmanın koridoru güvenli bir yaşam alanı olmaktan çıkar, karşılıklı kuşkunun yürüdüğü bir geçide dönüşür.

Bugün ülkelerin yaşadığı şey biraz da budur.

Herkes diğerinin korkusundan korkuyor.

Herkes diğerinin hazırlığına hazırlanıyor.

Herkes barışı koruduğunu söylüyor, fakat barış adına savaş kapasitesini büyütüyor.

Böylece korku silahı, silah yeni korkuları üretiyor.

Bu döngünün ekonomik tarafı kadar sınıfsal tarafı da var. Silahlanma kararı devletler tarafından alınır; ancak bedeli toplumun tamamı tarafından ödenir. Savaş sanayisi büyürken bazı şirketlerin ciroları, bazı yatırım fonlarının getirileri, bazı ülkelerin ihracat gelirleri yükselir. Fakat o bütçenin görünmeyen tarafında sıradan insanların vergileri, ertelenen sosyal ihtiyaçlar ve daralan kamusal imkânlar vardır.

Elbette her savunma harcaması yapılmayan bir hastane demek değildir. Devlet bütçeleri bu kadar basit kurulmaz. Ancak bütçe tercih demektir. Bir alana daha fazla kaynak yöneltildiğinde, diğer alanların imkânı ve siyasi önceliği kaçınılmaz biçimde etkilenir.

Bu nedenle bütçe yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir belgedir.

Bir devlet neyi tehdit olarak görüyorsa parasını oraya yöneltir.

Sınırdan gelecek füze tehdit kabul edilir.

Peki yoksulluk tehdit değil midir?

Bir düşman uçağına karşı hava savunma sistemi kurulur.

Peki bir çocuğun yetersiz beslenmesine karşı hangi savunma sistemi kuruluyor?

Siber saldırıya karşı merkezler oluşturulur.

Peki yalnızlık, uyuşturucu bağımlılığı, toplumsal şiddet ve umutsuzluk karşısında hangi erken uyarı sistemi çalışıyor?

Depremde yıkılmayacak bina, temiz su, güvenilir gıda, nitelikli eğitim ve ulaşılabilir sağlık hizmeti de ulusal güvenliğin parçası değil midir?

Bir ülkenin sınırları korunurken insanları içeride geleceklerini kaybediyorsa o ülke gerçekten güvende sayılabilir mi?

İşte modern güvenlik anlayışının temel yanılgısı burada ortaya çıkıyor: Devleti korumakla insanı korumayı aynı şey sanıyoruz.

Oysa devletin haritadaki sınırları sağlam kalırken toplumun psikolojik sınırları çökebilir. İnsanlar birbirine güvenmiyorsa, gençler geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, aileler yarınından korkuyorsa ve toplum sürekli öfke üretiyorsa, dışarıdan saldırı gelmeden de ülkenin iç güvenliği aşınabilir.

Bir füze şehri dışarıdan koruyabilir.

Fakat o şehirde yaşayanların birbirine olan güvenini koruyamaz.

NATO zirveleri aynı zamanda büyük siyasi ritüellerdir. Liderlerin gelişi, bayraklar, karşılama törenleri, ortak fotoğraf ve bildiriler yalnızca diplomatik protokol değildir. Bunlar ittifakın birlik görüntüsünü yeniden üreten sembolik törenlerdir.

Toplumların da bireyler gibi ritüellere ihtiyacı vardır. Belirsizlik dönemlerinde aynı masada oturmak, aynı fotoğrafa girmek ve aynı kelimeleri tekrarlamak üyeler arasında güven duygusu yaratır. İttifak, kendisini her zirvede yeniden hatırlar ve üyelerine “yalnız değilsiniz” mesajı verir.

Fakat ritüellerin bir tehlikesi de vardır.

Fotoğraf gerçeğin önüne geçebilir.

Birlik görüntüsü, çıkar çatışmalarını örtebilir.

“Ortak değerler” ifadesi, değerlerin her üyeye aynı biçimde uygulanıp uygulanmadığı sorusunu susturabilir.

Bir ittifakın ahlaki gücü, rakibinin yanlışını yüksek sesle söylemesinden değil, müttefikinin yanlışına karşı da aynı ilkeyi savunabilmesinden doğar. Aksi hâlde demokrasi, özgürlük ve insan hakları evrensel değer olmaktan çıkar; dış politikada ihtiyaç duyulduğunda kullanılan araçlara dönüşür.

Ankara Zirvesi Türkiye açısından da yalnızca diplomatik bir toplantı değildir. Türkiye, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’in kesiştiği; savaşların, göç yollarının ve enerji hatlarının birbirine değdiği bir coğrafyada bulunuyor. NATO üyesi olduğu hâlde Rusya ile ilişki kuruyor, Ukrayna’ya destek verirken arabuluculuk kanallarını açık tutmaya çalışıyor ve aynı zamanda kendi savunma sanayisini büyütüyor.

Bu nedenle Türkiye’nin önünde sadece askerî değil, tarihsel bir tercih bulunuyor:

Bu coğrafyanın silah deposu mu olacağız, barış masası mı?

Savunma sanayisinde bağımsızlık önemlidir. Başkasının teknolojisine tamamen bağımlı kalan bir ülkenin dış politikada hareket alanı daralır. Ancak güç yalnızca daha uzun menzilli füze üretebilmek değildir. Birbirine ateş eden tarafları aynı masaya oturtabilmek de güçtür.

Silah üretmek mühendislik ister.

Barış üretmek ise akıl, güvenilirlik, tutarlılık ve adalet ister.

Füze menzil kazandırır.

Diplomasi itibar kazandırır.

Bugün dünyada savunma sanayisine akan para, korkunun ekonomik değere dönüştüğünü gösteriyor. Kaygı artık yalnızca psikolojik bir durum değil; fabrikası, borsası, yatırım fonu, tedarik zinciri ve ihracat pazarı olan bir sektördür.

Bir başka ifadeyle insanlığın korkusu ticarileşmiştir.

Korku arttıkça sipariş artıyor.

Tehdit büyüdükçe şirket değeri yükseliyor.

Savaş ihtimali güçlendikçe yatırımcıların beklentisi değişiyor.

Böyle bir sistemin barışı ne kadar içten isteyebileceği sorulmalıdır. Çünkü bir ekonomik düzen kazancını sürekli tehdit ihtimalinden sağlıyorsa, tehdidin tamamen ortadan kalkması o düzen için yalnızca siyasi başarı değil, ekonomik kayıp anlamına gelebilir.

Bu, her savunma şirketinin savaş istediği anlamına gelmez. Fakat sistemin yapısı, korkunun sürekliliğini ekonomik olarak değerli hâle getirir. Sosyolojik sorun da kişilerin niyetinden çok burada başlar.

Sistem, iyi niyetli insanları bile kendi mantığına göre davranmaya zorlar.

Savunma şirketi üretmek ister.

Devlet kapasitesini artırmak ister.

Asker hazırlıklı olmak ister.

Siyasetçi güçlü görünmek ister.

Medya tehdit haberinin izlenmesini ister.

Toplum korunmak ister.

Herkes kendi açısından makul davranır. Fakat bütün bu makul davranışların toplamından daha korkulu, daha silahlı ve daha gergin bir dünya çıkar.

İşte insanlığın trajedisi budur:

Kimse savaş istediğini söylemez ama herkes savaş ihtimalini büyüten düzenin bir parçasına dönüşür.

Ankara’daki zirvede liderler hangi silahların alınacağını, hangi üretim kapasitesinin artırılacağını ve hangi tehditlere nasıl karşılık verileceğini konuşuyor.

Bunların konuşulması gerekir.

Fakat bir başka dosya sürekli masanın dışında kalıyor:

İnsanlık neden kendisini güvende hissetmiyor?

Çünkü güvenlik yalnızca silah eksikliğinden doğan bir sorun değildir. Adaletsizlik, eşitsizlik, aşağılanma, tarihsel travmalar, kaynak paylaşımı, kimlik korkuları ve karşılıklı güvensizlik de savaşların zeminini hazırlar.

Bu nedenlere dokunmadan sadece silah kapasitesini artırmak, ateşi söndürmeden daha kalın itfaiyeci kıyafeti üretmeye benzer.

Elbette kıyafet gerekir.

Fakat yangın neden sürekli çıkıyor?

İnsanlığın asıl sorusu budur.

Barış, silahların bir gecede ortadan kalkacağı romantik bir hayal değildir. Barış, güvenliği yalnızca silahta aramama cesaretidir. Savunma kapasitesinin yanında adaleti, diplomasiyi, ekonomik paylaşımı ve karşılıklı insanlaşmayı da güvenlik politikasının merkezine koyabilmektir.

Çünkü düşmanı bütünüyle canavarlaştırdığınızda onunla konuşma ihtimalini de yok edersiniz.

Konuşma bittiğinde silahlar konuşur.

Silah konuştuğunda ise ilk kaybolan şey hakikat olur.

Dünya bugün korkusunu bütçeye, kaygısını fabrikaya, ölüm korkusunu füzelere dönüştürüyor. Her yeni silahın kendisini koruyacağına inanıyor. Fakat cephanelikler doldukça insanın içindeki güven boşalıyor.

Belki de Ankara’daki zirvenin gerçek sorusu, NATO’nun ne kadar daha güçleneceği değildir.

İnsanlık korkusunu büyütmeden nasıl güvende kalacak?

Bu soru sorulmadıkça zirveler çoğalacak, savunma bütçeleri büyüyecek, fabrikalar daha hızlı çalışacak.

Fakat bir gün dönüp baktığımızda şunu görebiliriz:

Sınırlarımızı korumak için her şeyi yaptık.

Fakat o sınırların içinde yaşayacak huzurlu bir toplum bırakmadık.

Dünya barıştan söz ediyor, fakat kalemini hâlâ silah fabrikalarının mürekkebine batırıyor.

Sonra da yazdığı her cümlenin sonunda neden yeni bir savaş çıktığına şaşırıyor.

 

SEYHAN SİNCAR

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri