SEYHAN SİNCAR

AHMET TELLİ’NİN ARDINDAN

Ahmet Telli hayata gözlerini yumdu.

Bazı haberler vardır; insan okuyunca sadece bir ölüm haberi almış olmaz. Kendi geçmişinden bir sesin sustuğunu duyar. Bir dönemin kapısı usulca kapanır. Bir kitabın arasında unutulmuş eski bir kâğıt düşer gibi, insanın içine yıllar önceki hâli düşer.

Benim için Ahmet Telli böyle bir şairdi.

90’ların sonu, 2000’li yılların başı… Radyoculuk yaptığım yıllar. Mikrofonun başına geçtiğimde bazen programı onun şiirleriyle açardım, bazen onun şiirleriyle kapatırdım. Çünkü bazı şiirler yalnızca okunmaz; insanın sesine can verir. Programın akışını değil, ruhunu belirler. Bir şiirle başlamak, dinleyiciye “şimdi biraz konuşacağız ama önce insan olduğumuzu hatırlayalım” demektir.

Ahmet Telli’nin şiirleri benim için programların süsü değildi; can damarıydı. Sevdiğim şiirlerini okurken heyecanlanır, her noktasına, her virgülüne içimden imza atardım. Sanki o dizeler bir şairin kaleminden çıkmış ama benim içimde yıllardır bekleyen bir duygunun karşılığı olmuştu.

Hani “her ölüm erken ölümdür” derler ya… Ben o cümleye bile razı olamıyorum bugün. Çünkü şairler hiç ölmemeli. Hep yaşamalı. Sadece kendileri için değil, bize de yaşatmak için. İnsana en derin duygularını hatırlatmak için. İçimizde adını koyamadığımız ne varsa, ona bir kelime, bir ses, bir nefes bulmak için yaşamalı şairler.

Çünkü şiir öyle bir şeydir.

Şair yazarken bir duygu ve düşünce girdabının içindedir. Belki bir acının, belki bir aşkın, belki bir memleket sızısının, belki bir yalnızlığın tam ortasında yazar. Ama şiir okura ulaştığı anda artık sadece şairin değildir. Her okur, kendi yaşamındaki girdapların savurduğu yanlarından bir parça bulur onda. Bir dizeye biri çocukluğunu yaslar, biri ayrılığını, biri öfkesini, biri memleket hasretini, biri de kimseye anlatamadığı sessiz kırgınlığını.

Bu yüzden şiirde tek bir doğru yoktur.

Şiirde milyarlarca doğru vardır.

Her okuyan için ayrı bir doğru, ayrı bir düşünce, ayrı bir haz, ayrı bir yara vardır. Aynı şiiri bin kişi okur; bininin de içinden başka bir kapı açılır. Çünkü şiir, matematik gibi sonuç vermez; insan gibi çoğalır. Şairin yazdığı dize, okurun hayatına değdiği yerde yeniden doğar.

Belki de şairleri ölümsüz yapan şey budur.

Onlar biyolojik olarak giderler; ama kelimeleri başkalarının hayatında yaşamaya devam eder. Bir gece yalnız kalan birinin başucunda, bir radyonun eski kayıtlarında, altı çizilmiş bir kitap sayfasında, gençliğin utangaç heyecanında, bir dost sohbetinde yeniden konuşurlar. Şair ölür; ama şiir, ölümü kabul etmez.

Ahmet Telli’nin ardından duyduğum boşluk biraz da buradan geliyor. Artık yeni bir şiirini bekleyemeyeceğiz. Yeni bir ses, yeni bir dize, yeni bir iç ürperti gelmeyecek ondan. Şimdiye kadar yazdıklarıyla avunmak zorunda kalacağız. Ama bu avunmak da kolay bir avuntu değil. Çünkü insan sevdiği bir şairin ardından sadece onu kaybetmez; kendi geçmişinden bir parçanın da uzaklaştığını hisseder.

Bir şairin ölümü, biraz da okuyucusunun yaşlanmasıdır.

Ben bugün Ahmet Telli’nin ardından yalnızca bir edebiyat insanını değil, kendi radyoculuk yıllarımın da bir sesini uğurluyorum. O yıllarda mikrofonun başında şiir okurken içimdeki heyecanı hatırlıyorum. Programın başında şiirle açılan o küçük kapıyı… Dinleyicinin belki bir evde, belki bir iş yerinde, belki bir yolculukta o sesi duyuşunu… Şiirin insanları görünmez bir yerden birbirine bağlayışını…

Bugünün gürültüsünde şiirin değeri daha da büyüyor. Çünkü çağımız çok konuşuyor ama az hissediyor. Çok paylaşıyor ama az dokunuyor. Çok bağırıyor ama az derinleşiyor. Şiir ise insanı yavaşlatır. İnsanı kendi içine çağırır. İnsana “dur, senin içinde henüz söylenmemiş bir şey var” der.

Ahmet Telli’nin şiiri de böyleydi. İnsanın içindeki ince sızıya, memleketin ağır gölgesine, gençliğin yarım kalmış cümlelerine, suskunluğun içinde büyüyen itiraza dokunurdu. Onu sevenler için Telli sadece bir şair değildi; bir dönem duygusuydu, bir iç ses, bir yol arkadaşıydı.

Şimdi geriye kitapları kaldı. Dizeleri kaldı. Sesimize bulaşmış kelimeleri kaldı. Radyoda başlayan ve şiirle biten o eski programların içinde hâlâ dolaşan bir hatıra kaldı.

Ve belki de şairlerin en büyük tesellisi budur: Ölüm onları alır, ama kelimelerini alamaz.

Ahmet Telli artık yok.

Ama onun şiirlerini sevenler, her okuyuşta onu yeniden çağıracak. Her dizede başka bir anlam bulacak. Her anlamda kendi hayatından bir parçayı yeniden tanıyacak.

Şairler ölmemeli, evet.

Ama madem dünya bu kadar acımasız, madem ölüm şairleri bile bizden alıyor; o zaman bize düşen, onların yazdıklarıyla avunmak değil sadece, onların açtığı duygu kapılarını kapatmamaktır.

Çünkü bir şair öldüğünde asıl yas, onun kitaplarının rafta kalmasıdır.

Ahmet Telli artık yok.
Bundan sonra yeni bir şiirini bekleyemeyeceğiz. Yeni bir dizeye ilk kez dokunmanın heyecanını yaşayamayacağız. Şimdi elimizde, bugüne kadar yazdıkları var. Belki de bundan sonra onu her okuyuşumuzda biraz daha başka anlayacağız; çünkü şiir değişmez ama insan değişir. Yaş aldıkça, acı gördükçe, sevdikçe, kaybettikçe aynı dize başka bir yerimizden tutar bizi. Ahmet Telli de bundan sonra kitaplarında değil yalnızca; onu okurken kendi içimizde bulduğumuz o derin sızıda yaşamaya devam edecek.

 

SEYHAN SİNCAR

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri