SEYHAN SİNCAR

KUTSAL OLANIN TİCARETİ

Bir zamanlar “kutsal” dediğimiz şey, pazara çıkmazdı. Kutsal, görünmek için değil yaşamak içindi. İnsan inancını, ahlakını, vicdanını bir vitrin gibi taşımak zorunda hissetmezdi; çünkü kutsal olan, kendini bağırarak ispat etmezdi. Sessizce yaşanırdı. İçeride büyür, dışarıda taşardı.

Şimdi başka bir dönemdeyiz. Kutsal olan, etikete dönüştü. Etiket olunca taşınabilir oldu. Taşınabilir olunca gösterilebilir oldu. Gösterilebilir olunca da pazarlanabilir hale geldi. Ve bir şey pazarlanabilir hale gelince, artık “değer” değil, “ürün” gibi tüketilmeye başlar.

Burada mesele sadece gösteriş değil. Daha derinde, daha soğuk bir gerçek var: Modern insanın onay açlığı.

Çünkü insan güvenini kaybedince, anlam arar. Anlam bulamayınca kimlik arar. Kimlik bulamayınca da kimliği dışarıdan satın alır. Bu, bir zayıflık cümlesi değil; çağın psikolojik işleyişi. Gelecek belirsizleştiğinde, kurumlara güven azaldığında, ekonomik ve toplumsal sarsıntılar uzadığında insanlar “tutunacak bir şey” arar. Tutunmak için en hızlı şey de bir etiket olur: bir slogan, bir sembol, bir profil fotoğrafı, bir aidiyet cümlesi.

Değerler böylece içeride inşa edilen bir ahlak olmaktan çıkar; dışarıda taşınan bir kimlik işaretine döner.

Bu dönüşümün motoru görünürlük rejimidir. Sosyal medya, sadece bir iletişim alanı değildir; bir seçim makinesidir. Ne görünecek, ne büyüyecek, ne yayılacak… Algoritmalar bunu seçer. Ama algoritmanın sevdiği şey hikmet değildir; etkileşimdir. Etkileşim ise çoğu zaman sakinlikten değil, gerilimden doğar. Merhamet sessizdir, öfke gürültülüdür. Hikmet yavaştır, provokasyon hızlıdır. Bu yüzden öfke daha çok yayılır, ayrışma daha çok görünür olur.

Bu koşullarda değerler de değişir: İyi olan değil, iyi görünen kazanır. Doğru olan değil, “doğru tarafta görünen” kazanır. İnsan, içini düzenlemek yerine dışını parlatmayı öğrenir. Çünkü iç düzen zaman ister; dış parlatma anlıktır. İçten dönüşüm emek ister; dıştan performans kolaydır.

Ve performans çağında kutsal, en hızlı performans malzemesidir.

Dua bile bir süre sonra “duayı eden kişi” imajına dönüşebilir. Yardım bile bir süre sonra “yardım eden kişi” vitrini olur. Ahlak, insanın kendini terbiye etmesi olmaktan çıkıp başkasını yargılamanın aracı haline gelir. Çünkü etiket taşımak insana iki şey verir: aidiyet ve üstünlük. Aidiyet “yalnız değilim” der, üstünlük “haklıyım” der. İnsan bu iki duyguyla rahatlar. Ama rahatladıkça bir şeyi kaybeder: Sorgulamayı.

İşte tehlike burada büyür. Değerler etikete dönüşünce, etiketi taşıyanın içinin dolu olması gerekmez. Sadece iyi paketlemesi yeter. Böylece ahlak, içeriden dışarı değil; dışarıdan içeri yürümeye başlar. Önce “doğru görünürsün”, sonra belki doğru olursun. Ama çoğu zaman o “belki” hiç gelmez.

Bu sosyolojik olarak şunu üretir: güven erozyonu. İnsanlar bir süre sonra şunu hisseder: “Herkes konuşuyor ama kimse yaşamıyor.” Herkes adalet diyor, ama adalet kendine dokununca susuyor. Herkes merhametten bahsediyor, ama karşısındaki düşünceye sahip değilse kalbi taş kesiliyor. Herkes ahlak dersi veriyor, ama küçük bir fırsatta haksızlık yapabiliyor. Sonra toplumun ortak cümlesi oluşuyor: “Hepsi rol.”

Rol çoğalınca hakikat yalnız kalır. Hakikat yalnız kalınca, değerler de anlamını yitirir. Çünkü değer, toplumsal olarak paylaşıldığında güçlenir; bir propaganda aracına dönüşünce çürür.

Burada bir başka psikolojik katman daha var: kontrol ihtiyacı. Belirsizlik arttıkça insan kontrol arar. Kontrol bulamayınca “kesin” cümlelere sarılır. Kesin cümleler, çoğu zaman yumuşak değerleri değil sert kimlikleri üretir. Merhamet esnektir; kimlik katıdır. Merhamet “anlamaya” çağırır; kimlik “ayırmaya” çağırır. Bu yüzden kriz dönemlerinde, etikete dönüşmüş değerler artar. Çünkü etiket, insana hızlı bir güvenlik hissi verir: “Ben iyiyim, öteki kötü.” Bu cümle, düşünmeyi azaltır, rahatlatır. Ama tam da bu rahatlık, ahlaki çürümenin başlangıcıdır.

Kutsal olanın ticareti, böyle bir zeminde büyür: Kutsal, insanı terbiye eden bir merkez olmaktan çıkar; insanın kendini haklı hissetmesini sağlayan bir zırh olur. Zırh güç verir gibi görünür, ama aslında kalbi sertleştirir. Kalp sertleşince, kutsal da hikmetini kaybeder.

Bir toplumda değerler “yaşanan” olmaktan çıkıp “gösterilen” hale geldiğinde, şu terslik başlar: En çok değer konuşulan yerlerde en çok değer ihlali görülür. Çünkü konuşma, yaşamanın yerine geçer. İnsan kendini “söyleyerek” temize çıkarır. Böylece söz, eylemin kefareti gibi kullanılır. Oysa söz, eylemin yerine geçemez.

Ve işin en acı tarafı şudur: Değerler etikete dönüştükçe, gerçekten değerli olan insanlar da görünmez olur. Sessizce iyilik yapanlar, gösterişsiz yaşayanlar, kimseye sahne kurmayanlar… Onların hikâyesi algoritmaya düşmez. Çünkü algoritma sessiz iyiliği sevmez. Biz de sessiz iyiliği görmeyince, iyiliğin kendisi azalır sanırız. Oysa iyilik azalmıyor; görünmezleşiyor. Ama görünmezleşen şey, bir süre sonra toplumsal güç olmaktan çıkar.

Bu noktada çıkış, büyük laflarla değil küçük bir dönüşle başlar: Kutsalı yeniden yerine koymakla. Yani vitrine değil hayata koymakla. Kamera kapalıyken de iyilik yapabilmekle. Alkış beklemeden doğruyu savunabilmekle. Kimse görmezken de kul hakkından korkabilmekle. Bir değeri, bir slogan gibi değil, bir yükümlülük gibi taşımakla.

Çünkü gerçek değer, seyirci istemez.

Kutsal olanın gerçek sahibi de reklam değil; vicdandır.
Vicdan sustuğunda, kutsal konuşur gibi yapar ama sadece gürültü üretir.
Vicdan konuştuğunda ise kutsal sessizleşir; çünkü yaşanır.

Değer vitrine çıktığında içeride boşalır. Kutsal pazara düştüğünde hikmetini kaybeder. Ve biz bir gün, en çok konuştuğumuz şeylerin en az yaşandığı bir ülkeye uyanırız.

O gün, sadece değerler değil; insan da ucuzlar.

 

Seyhan SİNCAR

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri