SEYHAN SİNCAR

GÜNÜN 24 SAATİ VAR AMA KİMSENİN VAKTİ YOK

Eskiden bir örnek anlatılırdı; insanın zamanla ilişkisini tek cümlede özetleyen o örnek… Bir sobanın üzerinde bir dakika oturmak zorunda kalsan, o bir dakika bitmez. Sanki uzar, uzar, uzar. Ama cennet gibi bir bahçede on dakika otursan, bir an girip çıkmış gibi olursun. İnsan sevdiği yerde, sevildiği yerde zamanın nasıl geçtiğini anlamaz; zor koşullarda ise zaman bir türlü geçmek bilmez.

İnsanın tabiatı böyledir. Zaman, saatle değil hâlle ölçülür. Acı uzatır, huzur hızlandırır. Bekleyişi işkence yapan şey, dakikanın kendisi değil; içindeki gerilimdir. Bizi rahatlatan şey de zamanın kendisi değil; içimizdeki sükûndur.

Ama şimdi başka bir çağdayız. Şimdi hem sobanın üstünde de otursan, hem bahçede de otursan zaman su gibi akıyor. Ne acı uzuyor, ne sevinç kalıyor. Ne bekleyişin hakkını veriyoruz, ne huzurun. Sanki zaman “yerli yerinde” değil; sanki zaman “yerinden edilmiş”.

Bugün bunu sokakta görüyorsun. Fırının önünde bir çocuk, daha küçücük; “Acelem var, bana çabuk ekmek!” diye bağırıyor. Ön koltukta patron, arkada işçi, yanda işsiz; genç, yaşlı, çocuk… Kimsenin vakti yok. Bakkalda bir saniye beklemek bile ağır geliyor. Market kasasında iki kişi öne geçse, sanki hayatımızdan bir yıl çalınmış gibi. Tahammül dediğimiz şey, eskiden erdemdi; şimdi lüks. Zaman dört nala koşuyor, biz arkasından yakalamaya çalışıyoruz; yakalayamadıkça daha çok hızlanıyoruz, hızlandıkça daha çok kaybediyoruz.

Bu tuhaflığın adı sadece yoğunluk değil. Bu, modern insanın zaman algısının kırılmasıdır. Çünkü eskiden zamanın uzunluğu duyguyla uzar, huzurla kısalırdı. Şimdi duygu bile uzun sürmüyor. Huzur bile uzun sürmüyor. Zihnimiz bir yerde duramıyor; duramadığı için zaman da bize durmuyor.

Zaman, aslında hafızadır. Bir gün “uzun” geliyorsa, o günün içinde iz vardır: bekleyişin izi, korkunun izi, acının izi. Bir gün “kısacık” geliyorsa, o günün içinde akış vardır: sohbetin izi, sevginin izi, merakın izi. Bugün günler niye bu kadar kısa? Çünkü iz bırakmıyor. Çünkü yaşadığımız anın içinde değiliz; anın yanından geçiyoruz. Gözümüz başka yerde, kulağımız başka yerde, aklımız başka yerde… Anın içinde olmadığımız için hafıza da dolmuyor. Hafıza dolmayınca zaman “yaşanmış” gibi değil, “tüketilmiş” gibi kalıyor.

Modern düzen bize zamanı hızlandırmadı; zamanı parçaladı. Zaman artık bir bütün değil. Bir akış değil. Bir nefes değil. Bir bildirim gibi: bölük pörçük. Her kesinti, zihinde yeni bir yarık açıyor. Her yarık, dikkati biraz daha inceltiyor. Dikkat inceldikçe zaman da inceliyor. Bir işin başına oturuyorsun, bir mesaj geliyor. Bir cümle kuruyorsun, başka bir çağrı düşüyor. Bir konuşmanın ortasında gözün ekrana kayıyor. Sonra gün bitiyor; elinde ne var? Yorgunluk var. Ama “yaptım” hissi yok. Çünkü bitiremedin. Çünkü tamamlayamadın. Çünkü zamanın içinden geçtin ama zaman senin içinden geçmedi.

İşte bu yüzden bugün hem iyi ortamda da, kötü ortamda da zaman aynı hızla akıyor: Çünkü ikisinde de orada değiliz. Kötü ortamda acıyı yaşamak yerine uyuşuyoruz; iyi ortamda huzuru yaşamak yerine dağılıyoruz. Acıyı ekrana kaçırıyoruz, huzuru da ekrana bölüyoruz. Böyle olunca soba da “bitmiyor” gibi gelmiyor artık; bahçe de “kalmıyor” gibi gelmiyor. İkisi de aynı: hızlı bir geçiş.

Tam burada insanın aklına şu soru düşüyor: Zaman gerçekten hızlandı mı? Bu, kıyametin alameti mi? Yoksa bizim algımız mı bozuldu? Bunu tam olarak bilen var mı? Peygamber Efendimiz’in şu uyarısı insanın içini titretiyor: “Zaman yakınlaşmadıkça kıyâmet kopmaz… bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, hafta bir gün gibi, gün saat gibi, saat de saman alevi gibi süratle gelip geçer.” (Tirmizî, Zühd 24) Bu söz sadece bir “son” tasviri değil; aynı zamanda “hızın insanı nasıl öğüttüğüne” dair bir işaret gibi duruyor.

Bir zamanlar çocukken, zaman geçmezdi. Bir yıl dolmazdı bir türlü. Bir yaş daha büyümezdik; en azından bize öyle gelirdi. Büyüklerimiz ise “Hey gidi günler, ne çabuk geçti… daha dün evlenmiştim, şimdi torunlarım var” derdi. O cümleyi büyüklere yakıştırırdık; “onlar yaşlandı, o yüzden hızlı geliyor” sanırdık. Şimdi çocuklar bile “zaman çok hızlı geçiyor” diyor. Asıl kırılma burada: Zamanın hızını artık sadece yaşlılık açıklamıyor; çağın kendisi açıklıyor.

Demek ki mesele “yaş” değil, “yaşam biçimi”. Zamanı ağırlaştıran şey anlamdır; zamanı hızlandıran şey boşluk değil, parçalanmadır. Bir günün içi anlamla doluysa, insan o günü yaşar. Günün içi sadece koşturmayla doluysa, insan o günü tüketir. Tüketilen gün, hafızaya yerleşmez. Hafızaya yerleşmeyen gün, sanki hiç yaşanmamış gibi olur. İşte o zaman yıllar saman alevi gibi yanıp geçer.

Şimdi son soruya geliyorum: Zaman eskisi gibi ağır ve anlamlı akacak mı tekrar? Biz hayatımızı tekrar anlamlandırabilecek miyiz? Yoksa daha da hızlanacak mı? Belki de zamanın “yakınlaşması” dediğimiz şey, durmayacak bir akışın içine girmek değil; durmayı unutmaktır. Çünkü durmayı unutan insan, sevdiği yerde bile duramaz. Sevildiği yerde bile huzuru tamamlayamaz. Bahçede oturur ama bahçeyi yaşayamaz. Sobanın üstünde yanar ama acıyı bile anlayamaz. Her şey hızlı geçer; iyi de hızlı geçer, kötü de.

Belki de zamanın hırsızlığı tam buradan çalıyor bizi: Saatlerimizi değil, anlamımızı.
Ve insan anlamını kaybedince, zamanını da kaybeder.

Zaman su gibi akıyor; evet. Ama suyun nereye aktığını sormazsak, bir gün kendimizi kurumuş buluruz.
Belki de kurtuluş, yeniden şuradan başlar: Zamanı yakalamaya çalışmak yerine, zamanın içine geri dönmek.

Çünkü zamanını geri alan insan, sadece gününü geri almaz.
Kendini geri alır.

SEYHAN SİNCAR

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri