- 28 Temmuz 2026 - BİR BİLİM İNSANINA VEFA, BİR MİLLETİN GELECEĞİNE VEFADIR
- 28 Temmuz 2026 - BİR ANLIK ÖFKE, BİR ÖMÜRLÜK YIKIM
- 20 Temmuz 2026 - YATIRIMCIYI YORAN SİSTEMLE KALKINMA OLMAZ
- 20 Temmuz 2026 - OLMADI RAHMİ BEY
- 02 Haziran 2026 - MİDYAT SAĞLIKTA ACİL ÇÖZÜM BEKLİYOR
- 13 Mayis 2026 - Amedspor Kazandı… Peki Kim Rahatsız Oldu?
- 20 Mart 2026 - ÇANAKKALE’YE GELDİLER… AMA GEÇEMEDİLER
- 18 Mart 2026 - KADİR: İNSANLIĞIN VİCDAN GECESİ
- 07 Mart 2026 - MİDYAT İÇİN SAĞLIK MASTER PLANI ŞART
- 27 Subat 2026 - SAĞLIKLI KENT PLANLAMAYLA BAŞLAR
- 25 Subat 2026 - İYİ İDARECİ KİMDİR, NASIL OLMALIDIR?
- 24 Subat 2026 - KÖYÜ YAŞATAN ŞEHİRDE HUZURU YAKALAR
- 01 Ocak 2026 - BİR NESLİ KAYBETMEMEK İÇİN SON ÇAĞRI
- 10 Aralik 2025 - Bir Milletin Bekâsı Ailedir
- 30 Ekim 2025 - KELİMELERİN IŞIĞINDA 13 ESERLİK EĞİTİME DESTEK İMZA ŞÖLENİ
- 16 Agustos 2025 - BEBEK SUSARSA YARINLAR YETİM KALIR
- 12 Agustos 2025 - MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU
- 05 Agustos 2025 - KERİM DEVLETİN UFKUNDA YENİ TÜRKİYE YÜZYILI
- 29 Temmuz 2025 - “Ağaçsız Vatan, Vatansız İnsan”
- 25 Temmuz 2025 - MİDYAT FEN LİSESİ: ORTAK AKILLA YAZILMIŞ BİR BAŞARI DESTANI
- 04 Haziran 2025 - VİLAYET OLMAYA NAMZET MİDYAT’A SAĞLIK YATIRIMI ÇAĞRISI
- 27 Mayis 2025 - KALEMLE DİRİLMEK (III): VİCDANIN MÜREKKEBİ
- 15 Mayis 2025 - KALEMLE DİRİLMEK (II): Harfin yükü
- 24 Nisan 2025 - Kalemle Dirilmek (I): Yazmak Bir Sırra Yolculuktur
- 16 Nisan 2025 - MİDYAT NEDEN VİLAYET OLMALI?
- 08 Mart 2025 - MİDYAT: DİCLE HAVZASI’NIN KONAKLAMA MERKEZİ VE SAKLI HAZİNESİ
- 11 Subat 2025 - GENÇLİK VE GELECEK: KAYBETMEDEN SON ÇAĞRI!
- 04 Subat 2025 - FIRAT VE DİCLE’NİN ÖZLEMİ GAP TAMAMLANSIN, MARDİN OVASININ BEREKET HASRETİ SON BULSUN!
- 28 Ocak 2025 - KARTALKAYA’DA ATEŞE YAZILAN VEDA
- 18 Aralik 2024 - KEŞFİNİ BEKLEYEN VAHA: DARGEÇİT
- 17 Ekim 2024 - BEYAZSU KARASU’YUN AKIBETİNE UĞRAMADAN, KARALAR BAĞLAMADAN TEDBİR ALINMALI!
- 15 Eylul 2024 - Dicle’nin nazlı çiçeği: Midyat’ın 100 yıllık hikayesi ve hak ettiği gelecek
- 07 Eylul 2024 - DARGEÇİT’E BONCUKLU TARLA MÜZESİ KURULSUN, TURİZM POTANSİYELİ EKONOMİYE KAZANDIRILSIN!
- 09 Agustos 2024 - CEHENNEM DERESİNE GİZLENMİŞ CENNET
- 16 Mart 2024 - “DİCLENİN HAFIZASI BONCUKLU TARLA: TURİZM VE KALKINMADA NAZAR BONCUĞUMUZ OLSUN!”
HALİL EL
KOŞUYORUZ… PEKİ RUHUMUZ NEREDE?
KOŞUYORUZ… PEKİ RUHUMUZ NEREDE?
Koşuyoruz…
Sabah koşuyoruz.
İşe koşuyoruz.
Paraya koşuyoruz.
Makamın peşinden, evin peşinden, arabanın peşinden, daha yeni telefonun peşinden koşuyoruz.
Bir yere yetişiyoruz.
Sonra başka bir yere.
Ama insanın kendisine sormadığı bir soru var:
Ben yetiştim de ruhum yetişebildi mi?
Kadim bir anlatı vardır.
Uzun bir yolculuk yapan bir grup, günlerce büyük bir hızla ilerler. Bir sabah yola çıkmazlar. Oturup beklerler.
Yolcular şaşırır:
— Neden yürümüyoruz?
Cevap ibretliktir:
— Çok hızlı geldik. Ruhlarımız geride kaldı. Onların bize yetişmesini bekliyoruz.
Hikâyenin kime ait olduğu kesin değildir.
Ama galiba çağımıza bundan daha güzel ayna tutan bir hikâye de yoktur.
Çünkü bugün bedenimiz 2026’da…
Ruhumuz nerede, bilmiyoruz.
İnsanoğlu tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar imkâna sahip olmadı.
Bir tuşa basıyoruz, dünyanın öbür ucunu görüyoruz.
Bir saniyede haberleşiyoruz.
Evimiz sıcak.
Arabamız hızlı.
Telefonumuz akıllı.
Saatimiz nabzımızı ölçüyor.
Ama insanın içindeki boşluğu hangi cihaz ölçüyor?
Dünya Sağlık Örgütü artık yalnızlığı ve sosyal kopuşu ciddi bir sağlık meselesi olarak ele alıyor. Araştırmalar, sosyal bağların ruh sağlığının korunmasında önemli rol oynadığını gösteriyor.
Tuhaf değil mi?
İletişim araçlarımız çoğaldı, iletişimimiz azaldı.
Binlerce takipçimiz var…
Derdimizi anlatacağımız iki kişi yok.
Her gün yüzlerce insanın hayatına bakıyoruz…
Kendi hayatımızı yaşamaya vakit bulamıyoruz.
Başkalarının evini görüyoruz.
Tatilini görüyoruz.
Başarısını görüyoruz.
Sofrasını görüyoruz.
Arabası, kıyafeti, mutluluğu…
Sonra dönüp kendi hayatımıza bakıyoruz.
Ve farkında olmadan mukayese başlıyor.
Psikoloji araştırmaları da sosyal medyadaki bu “yukarı doğru karşılaştırmaların”, yani kişinin kendisini sürekli daha başarılı, daha güzel veya daha mutlu görünen insanlarla kıyaslamasının benlik saygısıyla ilişkili olabileceğini gösteriyor.
İşte çağımızın görünmez yorgunluğu burada başlıyor.
Beden çalışıyor, zihin yarışıyor, ruh yoruluyor.
Çocuklarımızın cebine para koyuyoruz.
Odalarına bilgisayar koyuyoruz.
Ellerine son model telefon koyuyoruz.
Peki yüreklerine ne koyuyoruz?
Bir baba çocuğuna her şeyi satın alabilir.
Ama zaman satın alamaz.
Bir anne çocuğuna en pahalı telefonu verebilir.
Ama telefon, annenin gözünün içine bakmasının yerini tutamaz.
Çünkü insan sadece ekmekle büyümüyor.
Sevgiyle…
Aidiyetle…
Muhabbetle…
Takdirle…
Bir sofranın etrafında oturmakla büyüyor.
Biz bedeni beslerken ruhu aç bırakırsak, günün birinde karşımıza çok şeye sahip fakat hiçbir şeyden tatmin olmayan insanlar çıkabilir.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı şu:
Daha çok şeye sahip olursak daha mutlu olacağımızı sandık.
Daha büyük ev…
Daha güçlü araba…
Daha yüksek makam…
Daha fazla para…
Daha çok takipçi…
Ama insanın huzuru “daha fazla” kelimesinin içinde değil.
Bazen “yeter” diyebilmenin içinde.
Bir dostun yanında.
Bir annenin duasında.
Bir çocuğun kahkahasında.
Bir kitabın iki sayfasında.
Sessizce yapılan bir yürüyüşte.
Vicdan rahatlığında.
Teknoloji düşmanımız değil.
Yapay zekâ da değil.
Telefon da değil.
Mesele, aracın efendi olup insanın köleleşmesidir.
Teknolojiyi kullanacağız.
Ama teknoloji bizi kullanmayacak.
Para kazanacağız.
Ama para uğruna kendimizi kaybetmeyeceğiz.
Çocuklarımızın cebini dolduracağız.
Ama önce yüreğini dolduracağız.
Evimizin metrekaresini büyütürken aile soframızı küçültmeyeceğiz.
Hızlanacağız…
Ama nereye gittiğimizi unutmayacağız.
Bazen telefonu masaya bırakacağız.
Bazen susacağız.
Bazen anne babamızı arayacağız.
Bazen çocuğumuzun gözünün içine bakacağız.
Bazen hiçbir yere yetişmeyeceğiz.
Çünkü insanın zaman zaman durmaya da ihtiyacı vardır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Her yere yetiştik…
Peki kendimize yetişebildik mi?
Her yere, her şeye yetişmeye çalışırken…
Galiba kendimize geç kaldık.
Çünkü insanın en büyük fakirliği cebinin boş olması değildir.
Ruhunun boş kalmasıdır.
Ve korkarım çağımızın asıl meselesi hızımız değil…
Ruhumuzun geride kalmasıdır.
Halil EL
Şair, Yazar ve İş İnsanı




Henüz Yorum yok